23 Mayıs 2012 Çarşamba

“Bilmek İstiyorum”un Öyküsü - Selim Sami Zorlu


“Bilmek İstiyorum”un Öyküsü - Selim Sami Zorlu


    İnsanoğlu bilmek ister. Ne olursa olsun, bilinebilecek ne varsa, ne pahasına olursa olsun. Bu bilme istenci her nekadar insanlığın en şahane birikimlerinin cevheri de olsa en aşağılık, kaotik durumlarında kaynağıdır aynı zamanda. Yani hem bilmek hem de onun istenci, “her şey” gibidir. “Hayat oyunun tüm fenomenlerini adeta atomik yapı gibi kuşatmış olan iyi ve kötünün” karışımı olan herşey gibi. Herşey kadar iyi, herşey kadar kötü. Eserlerin dünyasında da bu aynen böyledir. Bir sanatçının hayatını bilmek mesela, bir eserin hikayesini bilmek… Bazen tüm mahremiyetini bozabilir sanatın, yıkılıverir yıllarca eserin içine sakladığın anlam. Soğuk bir duşa girersin. Ama bazen de yeni bir anlam daha katar yanlış kalıplara sokmaya çalıştığın esere. Eserin kafanda bıraktığı kara delikler kapanmaya başlar, birbirine bağlanıverir herşey.

    Gerçek sanat eserleri tabii ki sadece anlık bir olayın, bir hikayenin ürünü değildir. Eseri meydana getiren şey aslında birikimdir, deneyimdir. Bu deneyim ruhun binbir türlü hengamenin içinde çalkalanıp durduğu manevi dünyada olduğu kadar maddi yüzeyde de kazanılır. Hani varya bir ressmanın hikayesi; 60'lık ünlü ressam, bir lokantaya girer. Gerçi cebinde parası yoktur ama aldırmaz. Lokantacıya yapacağı portresine karşılık yemek yemek istediğini söyler. Güzelce karnını doyurur. Sonra bir çırpıda lokantacının portresini çizerek masaya bırakır. Lokantacı resme bakar, beğenir. Güzel ama"der. "Bir dakikada yaptınız bunu, oysa bir saattir yiyorsunuz". Ressam; "Bir dakika değil, 60 yıl ve bir dakika" diye karşılık verir. Eser işte böyle bir yoğrulmanın neticesidir. Sanatçı dolar dolar dolar… Esrarengiz bir olayın pençesinde patlayıverir eser. Aslında eser ne o olayın esaretindedir ne de dışında. Esin kaynağıdır o sadece. Ama kesinlikle eserin salt sebebi değildir. Zira gerçek sanat eserleri milyonların hikayesini içine çekmiş, milyonların algısına seslenmiştir. Bu durumu yaratan olgu elbetteki esin kaynağının ötesinde bir “söyleyiş”e sahip olmasında yatar eserin.

    Her ne kadar esiri değilse de eser öyküsünün, o öyküde eserin esaretinde yaşmamalıdır der bilme istenci. Ben de işte bu yüzden bilmek istiyorum. Bir defa hep esrarengizdir bu öyküler. Büyük eserler bazen çok küçük, çok saçma öykülerin kıvılcımıyla alevlenmiştir alevlenmesine de asıl olay ne olursa olsun delice bir hazla bunları bilme isteğinde, sanatçının halet-i ruhiyesiyle empati kurmanın verdiği lezzette bence. İşte bu yüzdendir ki topluyorum ne bulduysam eserler alemine dair öykülerden. Mutlaka vardır benim gibi deliler diye de paylaşıyorum. Belki bir katkı sağlar gerçek sanat takipçilerine belki benim gibilere de salt tatmin. Kim bilir…



***




Hürriyet Yazarları