23 Mayıs 2012 Çarşamba

Tarih tekerrürden mi ibarettir? - Selim Sami ZORLU


Tarih tekerrürden mi ibarettir?


Bir gün; bilgi çağında yaşadığımızı, tarih boyunca üretilen bilginin bilmem kaç katının sürekli olarak üretildiği bir dönemde olduğumuzu ve inanılmaz bir değişim fırtınasının içerisinde olduğumuzu (öyle ki değişimin kendisinin dahi değiştiği birsüreç), öğrendim. Çevremde gördüğüm her şeyi bu öğrendiğim bilgi ile test ettim.
Gördüm ki; evet gerçekten bu inanılmaz değişim hem toplumsal hem bilimsel ve teknik alanda mevcuttur. Yıllar yılı bu bilimsel bilgiyi hafızamda taze tuttum ve hep özümsedim. Çocukluk yıllarımda idrak ettiğim bu olgunun derinliklerinde görmek istemediğim ancak az da olsa beynimde yer eden bir boş odası vardı. Fakat bu olgu herkesin ortak kanısı olmasının yanında kendi deney ve gözlemlerimle de sabitti, onu fazla kurcalamanın pek de anlamı yok sanıyordum.

Tarihe şöyle kabataslak baktığımızda, her şey öyle değişmiş ki: Âdemoğlu mağara duvarlarına resim çizmekten yazı yazmaya geçmiş, devlet olmayı öğrenmiş, imparatorluklar kurmuş, bilimle felsefeyle uğraşmış. Bilimsel iktidar “Doğu” ve “Batı” arasında sürekli el değiştirmiş. İmparatorluklar yıkılmış ulus devletler peydahlanmış. Teknoloji gelişmiş. Sanayi devrimi gerçekleşmiş. Toplumsal sınıflar yer değiştirmiş. Yeni bloklar meydana gelmiş. Ekonomik faaliyetlerin yapısı değişmiş. Küreselleşme olgusu ortaya çıkmış vs. örnekleri arttırmak pek tabii mümkünüdür. Ama bütün bunların “değişim öğretisine” uygun düşmesi için paragrafın başında söylediğim gibi kabataslak bakılması icap ediyormuş. Çünkü bütün bu olanları mikroskobun altına koyduğumuz da ortaya çıkan gerçek, bilimsel bilgilerin dahi yanılsaması imkânını gözümüzün önüne serecektir.

Öncelikle “değişim”in zaman mefhumu ile olan ilintisini ele alalım. Değişim, zaman mefhumunun varlığıyla vardır. Tersinden söyleyecek olursak zamanın olmadığı varsayımında değişiminde olmayacağı açıktır. Zamanı kuvvetli bir rüzgâr, evrendeki bütün “şeyleri” bir kum çölü olarak düşündüğümüzde zaman tüm şeylere büyük oranda hükmetmekte ve yer değiştirmesini sağlamaktadır. Bu düş gücü bize zamanın, iki şeye hiçbir zaman ilişemediğini gösterir. Bunlardan birincisi kendisi, ikincisi ise varlığın özüdür. Bundan hareketle zamanın içini dolduran şey olan değişim olgusunun temas edemediği yerlerin kesinlikle mevcut olduğuna ulaşarız. Hatta bunu daha ileriye götürecek olursak; değişimin varlığın özüne herhangi bir tesiri olmadığından yola çıkarak aslında hiç bir şeyin değişmediğini (sadece suretlerin değiştiğini) dahi söyleyebiliriz.

Tarihsel olaylara mikroskopla baktığımızda, tüm olayların altında –ister maddi ister uhrevi olsun- fayda fonksiyonun hiç ara vermeden işlediğini görürüz. Her şey değişmekte ancak fayda sağlama düşüncesi hep sabit kalmaktadır çünkü fayda insanın fıtri (özsel) bir öğesidir ve değişim hiç onun yanına uğramamıştır. İnsanoğlunun kendini anlamlandırmakta hep aciz kalması da zamanın hiç bir zaman değiştiremediği bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bu durumun varlığın özüyle ilişkisini ise şöyle kurabiliriz: İnsanoğlu ne yaparsa yapsın bir acziyet içerisindedir. O halde “acziyet” insanın özünde bulunan bir şeydir ki bu bizi, tüm “şeylerin” sahibinin insan olmadığına, onun (kendisine belirlenmiş hareket alanında etken ancak) gerçek varlığın sadece edilgen bir parçası olduğuna böylelikle kendisini aşkın bir varlığın varlığına götürür.

Varlığın özünü ve bu özü elinde tutan yegâne gücü yok sayanlar “Tarih çarkları daima ileri doğru hareket eder.(Karl Marx)” deseler de bunun sadece kuru bir materyalist dünya görüşünün tarih felsefesi olabileceğini görmek mümkündür. Özün değişmezliğini ve algılarımızın hissedebildiği ölçüde anlayabileceğimiz bir kurgunun içerisinde olduğumuz gerçeğini kavrayabilmek gerekir. Bu bize tüm “şeyler”in hak ile batıl (iyi ile kötü) arasındaki mücadeleden meydana geldiğini, tarih sahnesinde cereyan eden tüm hareketin bu mücadelenin aksi (yansıması) olduğunu gösterir ki; bu durum Konfüçyüs’ün “tarih tekerrürden ibarettir” sözünü hiç tereddütsüz kabul edebilmemize olanak sağlar.

*** 

Hürriyet Yazarları